Bu Blogda Ara

31 Ocak 2011 Pazartesi

İyi Seküler, Kötü Müslüman: Tunus Devrimi’nin Peçesini Açmak

Haroon Moghul*

Tunus’un bundan sonra nereye yol alacağını söylemek zor ama yüzümdeki gülümsemeyi de gizleyemiyorum. Tunuslular aşırı baskıcı, yozlaşmış ve taşlaşmış rejime karşı ayağa kalktılar ve bir diktatörü devirdiler (izlemesi tatmin edici derecede acınası bir düşüş).

Kimse Tunus’tan–“modern”, “seküler” ve birçok Arap ülkesine göre daha çok “Batılılaşmış”; 2008 Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 178 ülke arasında 164. olacak kadar- tiksindirici yönetimlerini devirmesini beklemiyordu. Kültürel olarak, Tunus hep doğru yöne gidiyor gibi görünüyordu, o zaman neden siyaseten çöktü? Ve biz neden bunu beklemiyorduk? Cevap şu düşünce kalıbında: Eğer Arap/Müslüman kültürel olarak Batılı ise doğal olarak demokrasi yanlısıdır; eğer kültürel olarak zıddı ise otoriterliğe bulaşmıştır.

Bunu bana New York Times gazetesinin Tunus’un “sekülerliği” – muallâk anlamı dolayısıyla soğuk baktığım bir terim- hakkında derin kaygılarını belirterek ele aldığı Tunus Devrimi haberi söyletiyor. Yönetimi dine tarafsız bakan bir Müslüman toplum seküler olabilir (bu açıdan, Amerika sekülerdir) veya dinin kendisinin çoğunlukla göz ardı edildiği bir toplum (bu açıdansa Amerika seküler değildir)… İlk tanım mı, ikincisi mi veya her ikisi mi doğru New York Times gazetesi gerçekten hiçbir zaman karar veremedi.

Siyasi düzenle ilgili kişisel inancın bu karışıklığını hala geride bırakmış gibi durmuyoruz. Bu, özellikle İslam’ın bu kadar görünür bir din olmasından ve dindarlık tahayyülümüzün görünür olanın gönüllü (ve zorlama olmadan) olamayacağını varsaymasından kaynaklanıyor. Hâlbuki ne beniâdem bu kadar basitçe inandırılır, ne de din, milleti “bunu dini nedenlerle yapıyorlar” karşılığında “bunu dinden uzak nedenlerle yapıyorlar” diye sınıflandırabileceğimiz kadar tek yönlüdür. O zaman, dini nedenleri nasıl belirliyoruz? Bu paragrafı ele alalım:

Protestoların başladığı ayda ilk defa, Cuma günkü gösteride çoğu peçesiz çok sayıda kadın da yer aldı ve birçoğu internet üzerinden paylaşmak için cep telefonları ile kalabalığın fotoğraflarını çektiler.

Eğer gösterideki kadınlar değil de peçe giyen bir topluluk demokrasi çağrısında bulunsaydı, protestoları değer mi kaybedecekti? Eğer bu sorunun cevabı evetse, ben de herhalde şöyle bir değerlendirme yapabilirim: Yönetimleri bu toplumu baskıladıysa, bu sakallı vahşileri ve başörtülü sürüleri kontrol altında tutmak için doğru bir yöntemdir. “Herhalde” diyorum çünkü gerçekte yaptığımız değerlendirme şu: Terörle mücadelede Tunus, Amerika’nın, İslamcı öcüleri kullanarak halkına hak talepleri konusunda göz açtırmayan liderini defalarca aşağılayabileceği kadar, Amerika’ya yakın bir müttefiktir.

Çoğunlukla, İslam dünyasındaki seküler rejimler demokratik değildir. Onların sekülerlik anlayışları başlı başına bir dayatmadır ve genelde aşırıdır. Bu noktada Türkiye yol gösterici bir örnektir (önemsiz bilgi: Asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olduğundan, Tunus bayrağı, Türkiye bayrağının itinayla hazırlanmış bir benzeridir). Türkiye’de, çoğu üyesinin bireysel olarak dindar olduğu gözde ve demokratik yollardan seçilmiş bir parti, seçilmemiş seküler elitin ayrıcalıklı devletçi pozisyonunu yıkmak için referandumu kullanmak zorunda kaldı.

Eğer bu dinamiği anlamıyorsak, Müslüman siyaseti anlayamayız. Devrim amacı güden bir dini ajandadan bahsetmiyorum (öyle olsa bile, Bağımsızlık Beyannamesi’nde, biz Amerikalılar Kral’a karşı Tanrı’ya sığınıyoruz); demokrasi talep eden insanlardan bahsediyorum. “Sekülerizm”i o kadar çok kafaya takıyoruz ki bu, kişisel dindarlık ile politik alan arasında büyük dinamiği ve İslam dünyasında çok daha açıkça yükselen demokratik hareketleri gözden kaçırmamıza neden oluyor. Aynı zamanda, Tunus’un baskıcı rejiminin dini de baskıladığını gözden kaçırıyoruz.

Tunusluların haklı olarak bıktıkları yozlaşmış yönetime karşı inkâr edilemez, büyük ve yaygın bir öfke söz konusu. Tunus’un dini yaşamını sıkıca kontrol eden Diktatör Bin Ali, Sovyetler Birliği daha ayaktayken, 1987’de yönetimi ele aldı. Dini olarak aktif olan Tunuslular zulme maruz kaldı ve bazen de sınır dışı edildiler. Yani bu yönetim, evrensel anlamda bir parça bile Tunuslulara saygı göstermedi ve onları temsil etmedi. Tunus’un İslami muhaliflerinin Türkiye’deki AKP gibi demokrasiyle bir dertleri olmaması ise onları kurtaramadı (Hâlâ sürgündeler). Fakat hikâyenin bu parçası kayıp ve onun boş kalan yerinde şu zihniyet duruyor:

Tunus, komşusu olan çoğu Arap ülkesinden çok farklıdır. İslamcı şevk çok azdır, büyük bir orta sınıfa sahiptir ve Bin Ali ile selefi Habib Burgiba tarafından eğitime büyük yatırımlar yapılmıştır. Bölgedeki birçok ülkenin çok ötesinde, sadece kadınların başlarını örtmelerinin gerekli olmaması değil, bedava doğum kontrolünü de içeren geniş medeni haklar yelpazesinden faydalanmaları da sağlanmıştır.

Tekrarlamak gerekirse, Tunus’ta “İslami şevk” çok azdır çünkü Ramazan’da oruç tutmak kadar tehlikesiz olan İslami coşku kaynayan bir suya düşmek gibidir (Amerikan hükümetinin insanların Büyük Perhiz’e** girmelerini engellediğini tasavvur edin).Fakat bununla da bitmiyor. Ayrıca Tunus, komşusu olan diğer Arap ülkelerinden çok farklıdır çünkü Tunus’ta “kadınların başlarını örtmeleri gerekli değildir” diye anlatılıyor bize.

Kadınların başlarını örtmelerinin zorunlu olmadığı Arap ülkelerinin listesine bakarsak, karşımıza Moritanya, Fas, Cezayir, Libya, Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Yemen ve Bahreyn çıkıyor. Nüfusu en fazla olan Mısır dâhil 15 ülke… Sudan’dan emin olmamakla birlikte, Suudi Arabistan’da kadınların giyimleri hakkında katı kısıtlamalar var. İki ülkeyi ise karşı tarafta saymak mümkün. (Tüm İslam dünyasında, sadece iki ülke kadınların örtünmesini yasalarla şart koşuyor: İran ve Afganistan.)

Bir gazetecinin neden böyle genel ve asılsız ifadeler kullandığının ve bunun bize Arapları seküler (bize benzer) ve dindar (bize benzemeyen) olarak nitelendirme ihtiyacı olarak geri dönüşünün bir açıklaması olmalı; çünkü bunun sonucu olarak yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı düşünce kalıbı ortaya çıkıyor. Yani, birçok Arap devleti demokratik olmadığından, İslamcı olmalılar ve bu yüzden de tabi ki kadınlar başlarını örtmek zorunda olmalı. Bu varsayım, İslam’ın kamusal pratiklerinin anti-demokratik olan her şeyle özdeşleştirilmesine neden oluyor. Oysa bir diktatör tarafından sağlandığında bile sekülerizmi açıkça tercih edilebilir görmeye meyyaliz. Hâlbuki çoğu Arap’ın (Müslümanların) deneyimlerinde, sekülerizm hayatlarının, dinlerinin ve siyasetlerinin kontrol edilmesini mazur gösteren bir ideoloji…

Batı dünyasında, on yıllar boyu süren tartışmalar ve bölünmeler sonucunda politik sekülerizmi sağladık. Fakat yine de bu yapısal bir süreçti, şöyle ki sekülerizm “bizim” ve üzerinde tasarruf yetkimiz var diye hissediyoruz (veya en azından, çoğumuz böyle yapıyoruz – hâlbuki dini haklar bazen Müslümanların seküler elite karşı duydukları öfkeden farksız nedenler için aynı fikirde olmamayı isteme fırsatı olmalı).

Diğer taraftan, İslam dünyasında, sekülerlik “marka”sı kötü biçimde lekelenmiş durumda çünkü genelde yerel kültürleri değişmeye zorlayan sömürgeciyle veya yerli elitlerle ilişkilendiriliyor (Türkiye ve İran’ın seküler liderleri Atatürk ve Rıza Şah; kadınları, başlarını açmaya ve erkekleri ise giyimlerini değiştirmeye zorladılar; Türkiye’de giyimlerini değiştirmeyi reddedenlerden bazıları idam edildiler).

Birçok Arap ve Müslüman devlette, plaja gidebilir, içeceğinizi alabilir, namazları kaçırabilir ve saçınızı sallayarak dolaşabilirsiniz. Sadece verdiğiniz oyun işe yarayacağını bekleyemezsiniz. Bu gece, işlerin böyle yürüdüğü ülkelerden birisi daha eksildi. Ulaşılması zor ve otoriter iktidar devrilmiş görünüyor. Dindarlığın görünürlüğüne daha az kafanızı yorun, Arapları ve Müslümanları kabul edilebilir ve kabul edilemez olarak sınıflandırmaktan vazgeçin ve silahlardan ve tanklardan önce beniâdemin huşu içinde ne yaptığına biraz daha fazla zaman ayırın.

Özgürlük yürüyüşe geçti ve bir miktar nükteyle buraya not etmeliyim ki hem de ülkelerini işgal etmememize bile gerek kalmadan.

* Maydan Enstitüsü Yönetici Direktörü. Daha detaylı bilgi için: http://avari.typepad.com/about.html.
** Büyük Perhiz: Hristiyanların Paskalya öncesi hayvansal ürünleri yememek şartına bağlı olarak tuttukları 40 günlük oruç (ç.n.).

İsyan Umutsuzluk Politikalarına Karşı Yayılıyor

Hamid Dabashi*
Tezahürleri Afganistan’dan ve İran’dan Filistin’e ve en gösterişli haliyle Tunus’a kadar uzanan isyan rüzgârı, Arap ve Müslüman dünyada umutsuzluk politikalarına karşı sert bir biçimde esiyor.

Arap dünyasındaki ABD müttefiki bloğun lideri Tunuslu diktatör Zeynel Abidin Bin Ali’ye karşı yapılan protestolar, o ve şürekâsının dramatik kaçışıyla noktalanmadan önce, ABD’de görece ciddiye alınmamıştı. Hele ki Mahmud Ahmedinejad veya Ayetullah Ali Hamaney, İslam Cumhuriyeti’ni bir gece yarısı aniden komşu bir ülkeye kaçarak terk ettiğinde, Amerikan büyük basınının manşetlerini nasıl coşkulu bir sevinçle atacağı düşünülürse…

Fakat Fareed Zakaria’nın şu anki koşulları tarif ettiği deyimiyle “Amerika sonrası dünya”da, Amerikalıların çevrelerinde deprem etkisi yaratan olaylara önem verip vermemeleri artık pek fark etmiyor. Ama tiranlığa karşı başlayan isyanı, Tunus’un komşusu olan Arap ve Müslüman dünyanın yakından takip etmesi için çok daha fazla sebebi var.

Bin Ali’nin Tunus’tan kaçtığı an, İranlı blog yazarları ve Facebook meraklıları ülkenin ismini bir kelime oyunuyla slogan haline getirdiler (Farsçada “Tunus” argo tabirle “becerdiler” anlamına gelir). Tunuslular hızla tiranlığı devirirken, kendilerinin bunu neden başaramadıklarını tartışmaya başladılar.

Benzer çevresel koşullara sahip olsalar da, farklı ülkeler farklı seviyelerde sosyal hareket gücüne sahiptirler. İran’daki şaibeli başkanlık seçimine ve gaddarca baskı altına alınan kişisel özgürlüklere karşı düzenlenen toplu protestolar sırasında, Yeşil Hareket, İslam Cumhuriyeti’nin bile deneyimlemediği ölçüde yaygın ve derin bir tabana sahipti. Üç tabansal hareket olan emek, kadın ve öğrenci hareketleri şiddetli baskılamaya karşın mücadelelerine devam ediyorlar.

Eğer 2011 kışındaki Tunus isyanının ilhamı, 2009 yazındaki İran başkaldırısıysa, Tunus’taki demokratik isyanının başarısı İranlılar için 10 kat daha fazla ilham vericidir.

İslam Cumhuriyeti’nde muktedir olan teokrasi, askeri açıdan gergin ve ahlaken riskli bir taktikle, ABD ile işbirliğiyle alt edilebilir fakat bu Tunuslu öğrencilerin, iş örgütlerinin ve kadın hakları hareketlerinin İranlı yoldaşlarına verdikleri ilhamın önüne geçemez.

Ayrıca eğer İslam Cumhuriyeti halledilmesi gerekenleri sert ekonomik yaptırımlar ve nükleer projeleri geciktiren bilgisayar virüsleri olarak görüyorsa, Tunusluların başkaldırısı uyandırma zili olmalıdır. Çünkü gerçek problem, Tunus’u huşu ve hayranlık içinde izleyen halkın demokratik talepleridir.
Değişime duyulan bu açlığın sesleri, bölgeyi adeta yutan umutsuzluk politikalarının hüküm sürdüğü birçok ülkeden yükseliyor.

Son günlerde, Filistin’de bir grup öğrenci Hamas’ın hoşgörüsüz politikalarına, İsrail’in yıkıcı işgaline ve El-Fetih ile Birleşmiş Milletler arasında oynanan politik oyunlara karşı öfkelerini ortaya koyan bir açıklama yaptılar. “Burada, Gazze’de” diye başlayan açıklama, “biz hapsedilmekten, gözaltına alınmaktan, dövülmekten, işkence edilmekten, bombalanmaktan ve öldürülmekten korkuyoruz. Yaşamaktan korkuyoruz çünkü attığımız her adımı iyice düşünüp karar vermek zorundayız. Her yerde yasaklar var. Burada istediğimiz gibi hareket edemiyor, konuşamıyor, davranamıyor hatta düşünemiyoruz çünkü işgal esas beyinlerimizi ve yüreklerimizi ele geçirdi. Bu çok acı veriyor. Bizi hüsran ve öfkeyle sonsuza kadar ağlamaya mecbur ediyor” diye sonlanıyor.

Savaştan bitap düşmüş Afganistan’da bile, insanların özgür olma isteklerini ifade etmeleri engellenmiyor. Afganistan’daki İran Büyükelçiliği önünde yakın tarihte yapılan bir gösteriden sonra, İslam Cumhuriyeti, olaydan sorumlu olanların yakalanmalarını ve cezalandırılmalarını Afgan hükümetinden talep etti. Gösteri, petrol tankerlerinin İran-Afganistan sınırını geçmesine izin vermeyen İslam Cumhuriyeti’ni ve İran’daki Afgan mültecilere karşı uygulanan kötü muameleleri kınamak amaçlıydı. Afgan yetkililer ise İranlı meslektaşlarının talebine “Kabil, Tahran değildir” diyerek cevap verdi: “İnsanlar diledikleri her konuda protesto gösterileri düzenleyebilirler.” Afganistan’ın açıklamasının ardından, kısa bir süre içinde, İranlı muhaliflerin internet siteleri ve Facebook sayfaları haberi takdirleriyle bildirdiler.

Bahsettiklerim, biri bölgedeki müttefikleriyle birlikte ABD’nin baş düşmanı (İran), biri ABD’nin sabık müttefiki (Tunus) ve diğer ikisi, savaştan yorgun düşmüş veya askeri işgal altında (Afganistan ve Filistin) olan bu dört ülke…

Özgürlük için isyan dalgasının yayıldığı bu ülkeleri, en son hileli bir seçim geçiren Mısır’la ve Fas’tan Suudi Arabistan’a birçok benzerleriyle karşılaştırın. Bu ülkelerde de yükselen özgürlük dalgası artık baskılanamaz görünüyor.

Suriye’den Mısır’a, Yemen’e Arap liderleri benzer başkaldırıların kendi ülkelerinde de vuku bulacağı hususunda endişeliler. Çoğu gözlemci, “Arap demokrasisinin baharı”nın nihayet yaklaşıp yaklaşmadığını merak ediyor. Bu sefer, özgürlük ekseni ulusal, etnik ve hatta dini kimlikler tarafından kırılmıyor. Genç ve bıkkın bir nüfus, ABD’nin kendilerine destek verip vermediğine bakmaksızın, rejimleri alaşağı edecektir.

Ekonomi çarklarının işlememesi, şiddetli sosyal karışıklık, temel siyasi hatalar ve statükonun her yere nüfuz eden kültürel yabancılaşması, bu toplumların temellerini sarsacak ve bölgenin jeopolitiğini yeniden şekillendirecektir.

Satış yaptığı arabasına el konulunca Tunuslu genç seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin ümitsizce kendini yakması, Ben Ali’yi deviren eylemler silsilesini harekete geçirdi. Şimdi ise Kuzey Afrika’ya ilham vermekte. Bu, bölgeye yayılmış olan umutsuzluğun açık bir göstergesi. Bugün vahşi bir teokrasi düzeni İranlılara göz açtırmayabilir veya başka bir gün, ABD dış siyaseti, yozlaşmış müttefiklerinin insan hakları ihlallerine ses çıkarmayabilir fakat değişim dalgası, kendinde gizli mantığıyla galip gelecektir.

Başkan Barack Obama, Tunus’taki demokratik değişimi hemen alkışladı, fakat ben onun yerinde olsaydım, Amerikan ideallerinin ve isteklerinin ruhuna sahip olmayan gaddar hükümdarların yanında olamayacağımı göstermek için kendi halkından kaçacak olan bir sonraki Arap veya Müslüman diktatörü beklemezdim.

19 Ocak 2011 tarihli yazının İngilizce aslı için: http://edition.cnn.com/2011/OPINION/01/19/dabashi.tunisia.revolt/
*Hamid Dabashi, “İran: Ketlenmiş Halk” (Metis, 2008) kitabının yazarı ve Columbia Üniversitesi İran Araştırmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyatı Hagop Kevorkyan profesörü. Yirmiyi aşkın kitabından son yayınladığı "Iran, the Green Movement and the U.S.: The Fox and the Paradox" (Zed Books, 2010).

Sidi Bouzid İzlenimleri I

Bir sokak satıcısının trajik hayatı
Yasmine Ryan*

Yetkililerin, insan haklarını pek de gözetmedikleri bir ülkede, ailesinin geçimini sağlamak için meyve-sebze satmaya çalışan genç bir adamı aşağılamak olağanüstü bir durum değildir. Oysa Muhammed Bouazizi yanıcı maddeyi vücuduna boca etti ve belediye binasının önünde kendini ateşe verdi. Onun bu protestosu, Başkan Zeynel Abidin Bin Ali’nin 23 yıllık iktidarının yıkılışıyla sonlanacak bir devrimin ilk kıvılcımı oldu.

Yerel polis yetkilileri, Bouazizi’yle çocukluğundan beri uğraşırlarmış. Ailesi için, kendi kayıplarının böyle politik sonuçlar doğurması, teselli kaynağı olmuş. “Muhammed’in ölümü boşa değil” diyor annesi Menobia Bouazizi ve ekliyor: “Muhammed, devrimin anahtarı oldu.”

Basit ve sıkıntılı hayat
Muhammed Bouazizi, pazarda taze ürünler satarak ailesini geçindirmeye başladığında, daha 10 yaşındaymış. Liseyi bitirme sınavına girecek kadar sürdürmüş ama mezun olamamış (Birçok haber kaynağının bildirdiğinin aksine, üniversiteye hiç gitmemiş).

Babası, Bouazizi üç yaşındayken ölmüş. Abisi ise aileden uzakta, Sfax’ta yaşıyor. Annesi tekrar evlenmiş fakat ikinci kocası da sağlık sorunlarından dolayı düzenli bir iş bulamamış.

Annesi “Paramız olmadığından, okumak gibi bir beklentisi olmadı” diyor. Muhammed 19 yaşına geldiğinde, beş kardeşinin okul masraflarını karşılayabilmek için okulu bırakarak tam zamanlı çalışmaya başlamış.

Kız kardeşlerinden biri olan Samya Bouazizi, “Bir kız kardeşimiz üniversitedeydi ve masraflarını abimiz karşılardı. Ben de hâlâ öğrenciyim ve bana da o para verirdi” diyor.

Ardı ardına iş başvurularının yanı sıra, Muhammed orduya da başvurmuş fakat ordu tarafından da reddedilmiş. Ailesi onun eline baktığından, pazarda satıcılık yapmaktan başka seçeneği pek yokmuş.

Herkesin hem fikir olduğu nokta, Ocak ayının başında, 26 yaşında ölen Muhammed’in dürüst ve çalışkan bir genç olduğu. Her gün, tahta seyyar tezgâhıyla hale gider ve tezgâhını meyve-sebzeyle doldururmuş. Sonrada iki kilometreden fazla yürüyerek pazar yerine gidermiş.

Polisin kötü muamelesi
Neredeyse her gün, polis memurlarının zorbalıklarına maruz kalmış. Bouazizi’nin yakın bir arkadaşı, Hajlaoui Cafer, “Çocukluğundan bu yana, ona kötü davranırlar. Buna alışmıştı ama o gün, onu onuru kırılmış gördüm” diyor.

Kötü muamelenin birkaç çeşidi varmış. Çoğunlukla bu, pazar çevresinin çok iyi bildiği, küçük bürokratik tiranlık olarak kendini gösterirmiş. Polis, ya terazisine el koyuyor, ya da izinsiz tezgâh açmaktan dolayı ceza kesiyormuş. İntiharından altı ay önce, polis adresine 400 dinar ($ 280) ceza yollamış – iki aylık kazancına eşit. 17 Aralık günü, bu taciz artık genç adama çok gelmiş.     

O sabah, kötü muamele fiziksel bir hal almış. Pazara giden yolda bir polis memuresiyle karşılaşmış. Terazisini almak için geri dönmüş fakat Bouazizi teslim etmeyi reddetmiş. Küfürleşmişler, polis arkadaşlarının yardımıyla, memure Muhammed’e tokat atmış ve onu yere yatırmışlar. Ürünlerine ve terazisine el koymuşlar.
Herkesin ortasında aşağılanmasına rağmen, Bouazizi ürünlerini ve terazisini geri almak için müracaat etmeyi denemiş. Belediye binasına gitmiş ve bir yetkiliyle görüşmek istemiş. Yetkililerin toplantıda olduğu söylenerek reddedilmiş. Bir arkadaşının dediği gibi, “Duymaya alıştığımız yalanlardan…”

Son çare olarak protesto
Hiçbir yetkili mağduriyetini dinlemek istemeyince, genç adam tiner satın aldı, binanın önüne geri döndü ve kendini ateşe verdi. Muhammed’in annesine göre, oğlunun intiharı fakirlik sebebiyle değil, aşağılanmış olmaktan dolayı. “Bu, onun yüreğine işlemiş, onurunu zedelemiş” diyen annesi, intihar sebebi olarak polis zorbalığını işaret ediyor. Bunu takip eden isyanlar çok hızlı gelişti. Sidi Bouzid’ten Kasserin’e, Tala’ya, Menzel Bouzaiene’ye… Her yaştan, sınıftan ve meslekten Tunuslu devrime katıldı.

Fakat başlangıçta, haksızlıklara karşı öfke, yoğun şekilde kişiseldi. Cafer, “Devrimin gerçekten ilk kıvılcımı, Muhammed’in tanınan ve sevilen bir adam olması sayesinde çakıldı. O, fakir ailelere, bedava meyve ve sebze verirdi” diyor.

Bu gelişmeler, iki hafta sonra, Bin Ali’yi, Ben Arus’taki hastanede Muhammed Bouazizi’yi ziyarete kadar götürdü. Çoğu gözlemciye göre, Başkan’ın, sargılar içinde genç adama yukarıdan bakışını fotoğraflayan kare, Bin Ali’nin niyetlediğinden farklı yorumlandı.

Menobia Bouazizi, eski başkanın, oğlunu daha erken ziyaret etmeyerek yanlış yaptığını ve Bin Ali’nin, ailesine ulaştığında, oğlunun ve Bin Ali’nin başkanlığının kurtulması için çok geç olduğunu söylüyor. Daha sonra, Başkan, Bouazizi’nin ailesini konutunda ağırladı fakat Menobia Bouazizi’ye göre bu toplantı boşaydı: “Başkanlık sarayına davet çok geç geldi. Eminiz ki, Başkan bu daveti, devrimi engellemeye çalışmak için yaptı. Ben oraya bir anne ve bir vatandaş olarak, oğlum için adalet aramaya gittim. Başkan, oğlumun kurtulması için her şeyi yapacağını söyledi, hatta tedavi için Fransa’ya göndereceğini de söyledi. Ama bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmedi.”

Bulaşıcı isyan
Fakat 4 Ocak’ta Menobia Bouazizi’nin oğlu yanıkları yüzünden öldüğünde, isyan dalgası çoktan Tunus’u sarmıştı. Bu yüzden, Muhammed’i, intiharı öncesi zor duruma düşüren polis memuresi Fedya Hamdi kasabadan çoktan kaçmıştı. Rapor aldığı için işe gelmediği söylense de, nerede olduğu hâlâ kesin olarak bilinmiyor.

Bu arada, bir devrime yol açan genç adamın bedeni, Sidi Bouzid’in dışındaki basit bir kasaba mezarlığında, etrafı zeytin, çiçek açmış badem ağaçlarıyla ve kaktüslerle çevrili biçimde gömülü. Ailesi onu çok özlüyor.

Sidi Bouzid kasabasındaki mütevazi evleri ziyaretçilerle özellikle gazetecilerle dolup taşıyor. Gazetecilerin kasabayı olaylar başlayınca keşfettikleri de ayrı bir gerçek.

Muhammed’in 16 yaşındaki utangaç kız kardeşi, “O, çok sıcaktı. O gittikten sonra ruhsuz bedenler gibiyiz” diyor. Muhammed’in kendini ateşe verdiği noktanın birkaç metre ötesinde konuşurken, İlerici Demokratik Parti’nin (PDP) üyesi Mahmud Ghozlani, “Onu şehit olarak kabul ediyoruz” diye noktalıyor konuşmasını.

Muhalif bir aktivistle, Sidi Bouzid sokaklarında, böyle bir röportajın, Bouazizi’nin isyana ilham verdiği günden önce yapılamayacağı, dört haftadaki ilerlemenin kanıtı adeta.
    
20 Ocak 2011 tarihli yazının İngilizce aslı için: http://english.aljazeera.net/indepth/features/2011/01/201111684242518839.html.
*Gazeteci. Ayrıntılı bilgi için: http://www.yasmine.org.nz/. 


Sidi Bouzid İzlenimleri II için tıklayınız.

Arap aktivizminin yeniden doğuşu

Lamis Andoni*

17 Aralık’ta kendini ateşe veren genç Tunuslu Muhammed Bouazizi, hayat koşullarını daha iyi hale getirebilmek için mücadele eden milyonlarca Arap gencinin simgesi haline geldi.

Üniversite mezunu olmanın geleceğini garanti altına almak için yeterli olmadığını gören Bouazizi gibi birçok genç şu anda hastanede yanık tedavisi görüyor. Hayatını kazanmak için meyve satarak sokakları arşınlarken güvenlik güçlerinin arabasına el koyması üzerine kendini ateşe veren Bouazizi, Tunus‘ta eylemler silsilesini de başlatmış oldu.

Bu yüzden, Tunus’taki başkaldırının nedenlerini, Arap toplumlarının üç belası olan yoksulluk, işsizlik ve siyasi baskının nefes aldırmayan iş birliğinde aramak gerekir.

Yozlaşma, adam kayırmacılık ve faydasızlık
Resmi rakamlara göre Arap dünyasındaki işsizlik oranı %15 fakat birçok ekonomist gerçek oranın hükümetlerin sağladığı bu istatistikten çok daha fazla olduğu görüşünde.

Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) ortaklaşa yaptığı bir çalışmanın sonucu gösteriyor ki, çoğu Arap ülkesinde, gençler işsiz nüfusun %50’sini oluşturuyor ve bu, dünyadaki en yüksek oran.

Aynı rapora göre, yoksulluk oranı da hayli yüksek – “açlık oranının altında yaşayanlar ortalama nüfusun %40’ına ulaşıyor ve bu yaklaşık olarak 140 milyon insan demek”. Daha da kötüsü, araştırma, yoksulluk oranının son 20 yılda hiçbir iyileşme göstermediğine işaret ediyor.

Bu rapor, 2009’da Kuveyt’te düzenlenen Arap zirvesinde sunuldu fakat yetkililerden elle tutulur bir tepki alamadı herhalde ki Arap dünyası, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) direktifleri doğrultusunda sürdürdüğü ekonomi politikalarını uygulamaya devam ediyor.

Çoğu Arap ülkesinde, IMF destekli özelleştirme süreçleri, tasarruf tedbirleri ve yakıt ve temel gıda maddeleri için verilen teşviklerin kesilmesi veya kaldırılmasıyla, zaten yaygın olan yozlaşma, adam kayırmacılık ve faydasızlık gün geçtikçe daha vahim sonuçlar doğuruyor.

Ekmek ve kuskus
Aslında, önce reddettikleri fakat IMF’nin daha sonra aynen tekrar dayattığı ekonomik yol haritası kıtlığa yol açınca Tunuslular 1984 Ocak’ında büyük protestolar düzenlemişlerdi. Fakat Habib Burgiba yönetimi, Tunusluların tabiriyle ekmek isyanlarına göz açtırmadı ve protestoları engellemek için akşamları sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Bu protestolar da, Arap yönetimlerini, IMF ve Dünya Bankası tarafından dikte edilen “ekonomik liberalleşme programı”nı onaylamak ve takip etmekten alıkoymadı. Ekim 1988’de, Cezayir’de liberalleşme politikalarına karşı sert protesto gösterileri başladı. “Kuskus protestoları” diye bilinen olaylarda, İsrail işgaline karşı o sırada devam eden Filistin intifadasına benzer şekilde, gençler başlarına kefiye sararak lastikleri ateşe verdiler ve güvenlik güçlerini taşladılar.

Bu olaylar üzerine alınan sıkı güvenlik tedbirleri sonucu yüzlerce insan öldü ve binin üzerinde insan hapse atıldı. Eleştiriler susturulunca, coğrafyadaki birkaç yönetimin de IMF’nin tasarruf tedbirlerini uygulamasının yolu açılmış oldu.

Bir yıldan az bir zaman dilimi içerisinde, Ürdün, devlet teşviklerini düşüren IMF anlaşmasını imzaladı. Bu yakıt fiyatlarında büyük bir artışa sebep oldu ve ülkenin güneyindeki Maan ve Karak şehirlerinde gösteriler başladı. Diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi yönetim, aktivistleri ve hareketin liderlerini etkisiz hale getirmek için güvenlik güçlerini bölgeye yolladı.

Fakat ülkenin güneyindeki Haşimi desteğini temelinden sarsan bu protestolar, merhum Kral Hüseyin’i harekete geçirdi ve Kral, seçimleri yenileme kararı aldı. Ayrıca, 30 yıldır süren sıkıyönetim kanununu kaldırdı ve politik partilerin kurulmasına izin vererek muhalefeti teskin etti. Böylece büyüyen öfkeyi kontrol altına aldı.

Kral’ın bu tavrı, özellikle parlamenter seçimlerin yapılması ve siyasi mahkûmların affedilmesi bir başarıdır. Ayrıca daha sonra Kuveyt işgaline son vermek ve Irak’a saldırmak amacı taşıyan savaşa ABD’nin liderlik ettiği güçlerin yanında girmeyi reddetmesi de, ekonomi politikalarından doğan rahatsızlığı gidermesine yardımcı oldu. Böylece sonraki hükümetler de yüksek enflasyon ve fiyat artışlarıyla sonuçlanan “ekonomiyi liberalleştirme” politikalarını izleyebildiler.

Politik liberalizme giriş?
Cumhuriyetçi George Bush da, Demokrat Bill Cilinton da Arap yönetimlerine Amerikalı iktisatçı Milton Friedman’ın ortaya koyduğu “neo-liberal ekonomik model”in uygulanması konusunda baskı uyguladılar.

Neo-liberalizm, kapitalist toplumlarda bazı seviyelerde sosyal dengeyi sağlamak amaçlı devlet müdahaleleriyle “refah politikaları” güden Keynesyen modelden keskin bir uzaklaşma sağladı. Eski Komünist bloğun çöküşüyle, neo-liberal ekonomiyi savunanlar, serbest ekonomiyi siyaseten daha özgür bir toplumla ilişkilendirmeye çalıştılar.

90’lar boyunca, neo-liberal iktisadiyat Arap toplumlarındaki yerini sağlamlaştırdı. Zengin ve genç girişimcilerin oluşturduğu yeni bir seçkinler tabakası üretti ve kurulan yeni oyuna katılmakta çok hızlı davranan var olan seçkinlere kıskançlık ve memnuniyetsizlik telkin etti.

Hatta Arap dünyasındaki eski solcu çoğu entelektüel, yeni moda fikirleri siyaseten liberal bir topluma geçiş olarak benimsedi. Böylece yoksulluğun ve işsizliğin artışına sebep olan ekonomik politikalar karşı muhalefet düşüşe geçti.

Fakat siyasi özgürlükler, ekonomik liberalleşmeyle el ele kol kola değildi. Gerçekte, çoğu Arap ülkesinde, muhalifleri ve karşıt görüşlüleri susturmak için önlemler alınırken, yönetimler daha da güçlendiler.

1996’da, Güney Ürdün’de artan ekmek fiyatlarına karşı yeniden protestolar baş gösterdi. Yönetim yine sıkı güvenlik önlemleriyle karşılık verdi fakat bu sefer sert cevabı, siyasi özgürlüklerde ilerleme takip etmedi.

Adaletsizliğe Karşı Feryat Etmek
Küresel ekonomik krizden önce de Arap dünyası yaygın muhalefetin toparlanmasına şahit olmaya başlamıştı – 2007 ve 2008’de Mısır’da ilk defa somutlaştı. Bu tür grev ve protestolar, ekonomi politikalarının tetiklediği yoksulluk ve politik baskılara karşı örgütlü protestolara geri dönüleceğinin ilk işaretleriydi.

Bu tür protestolar, başarısızlıkla sonuçlansa da, öğrenci ve işçilerin bir araya gelmelerini ve fakirler ile radikal grupları ezen muktedir seçkinlerin duyarsızlıkları ve miskinlikleriyle mücadele etmelerini sağladı. Örneğin, Muhammed El Baradey liderliğindeki demokratik ve katılımcı bir sistemi arzulayan siyasi hareket, Mısır toplumundaki farklı kesimlerin buluşmasını sağladı.

Fakat Bouazizi’nin yürek burkan ölümü, siyasi ve iktisadi baskı sistemlerinin boyunduruğunda fakirleşmiş ve acı çeken milyonların feryadının en isabetli temsiliydi. Bu ölüm, aşırı umutsuzluğun sonucu. Fakat o yalnız değil. Bir başka Tunuslu genç Lahseen Naci, Bouazizi’nin ardından, kendine elektrik vererek intihar etti ve en az beş gencin de intihara girişimleri durduruldu.

Ürdün’de ve diğer birkaç Arap ülkesinde, politik ve ekonomik hakların gaspıyla beslenen hayal kırıklığı, özellikle gençler arasında kendini toplumsal şiddet olarak gösteriyor. Güçlü siyasi partilerin ve hareketlerin yokluğu, silahlı çatışmaya varan çeteler rekabetinin genç nüfus arasında güçlenmesini sağlıyor.

Fakat Ürdün toplumunda, bu hayal kırıklığı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle bir araya gelen işçi ve öğretmenlerin hareketinde de vücut bulabiliyor. Ürdünlü öğretmenler, ülkede önemli bir muhalif güç olarak ortaya çıktılar, yönetimin kendilerini marjinalize etme çabalarına karşı direniyorlar ve kendi çıkarlarını savunmak için bir sendika kurma taleplerini sürdürüyorlar.

Tunus’taki gösteriler devam ederken, Cezayir’de, ülkeyi sarsan 2003 depremiyle evsiz kalan binlerce aileyi konut sahibi yapmayı amaçlayan iskân projesinin başarısız olmasına karşı gösteriler başladı.

Bouazizi’nin yaraları ve Naci’nin naaşı geçmişteki trajik örnekler gibi tozlu raflardaki yerini almamalı: eğer Tunus’taki gösteriler, Arap dünyasında sosyal hareketlerin gerçekten geri dönüşünün işaretiyse, onların solan umutları da adaletsizliğe karşı feryada dönüşebilir.

*Orta Doğu ve Filistin uzmanı.