Bu Blogda Ara

Yasemin Devrimi Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yasemin Devrimi Üzerine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2011 Salı

Orta Doğu ebediyen değiştiriliyor

Hamid Dabashi*

İran’da seçimlerle ilgili şu andaki krizin sonucu ne olursa olsun, ulusal politikalarının önemli yükselişi, uzun ve payidar gölgesini, bölgenin jeopolitiğine çoktan düşürdü bile. Artık işler hiçbir ülke için aynen devam etmeyecek. Hava olumlu yönde değişiyor.

Haziran 2009’daki başkanlık seçiminden önce, bölgenin kuvvete dayalı politikası, bir tarafta İran, Suriye, Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah ve Irak’ta Mehdi Ordusu; diğer tarafta ise ABD ve müttefiklerinden oluşuyordu. ABD’nin arka bahçesinde yer alan Venezüella’nın bile İran’ın bir uzantısı olduğu iddia ediliyordu.

Bu istikrarsız koşullarda, İslam Cumhuriyeti, kendi iktidarı dışında, George W. Bush’un İran’ın bölgesel “süper güç” olarak komşusu olmaya kendini adaması gibi aptallıklar sebebiyle güçlendi. Fakat Haziran 2009 başkanlık seçimleri, bu jeopolitiği bir anda tarihe gömdü.

Haziran 2009’da İran’da sivil hak arayışlarının başlamasıyla, Orta Doğu’nun ahlaki pusulası tam gözümüzün önünde değişti. Bir milletin demokrasi isteğiyle, bölgenin jeopolitiği yerle bir oldu. İranlıların sokaklara akışının renkli görüntüleri, küresel algıdaki “Orta Doğu” kavramını sonsuza dek değiştirdi.

İnanıyorum ki, hak arayışlarının “yer sıfır noktası” olarak Tahran, etkilemedik hiçbir Arap veya Müslüman ülke hatta İsrail’i bile bırakmayacak.

Haaretz gazetesinin İsrailli usta yazarı Gideon Levy’nin dediği gibi, “İran’daki başkaldırıyı, gıptayla izledim ve itiraf edeyim ki bu başkaldırı beni de ‘yeşil’ yaptı.”

Fakat işler tersine döndü, Mahmud Ahmedinejad, topallayan iktidarıyla küresel sahneye geri döndü. Büyüyen muhalefetin yeni seçim talebi başarılı olabilseydi ancak birkaç ay daha sürecek olan başkanlığı, eylemlerin başarıya ulaşamamasından dolayı en az normal görev süresi boyunca sürecek.

Her iki durumda geçerli olacak olan ikinci döneminde zayıflayan Ahmedinejad iktidarı bölge için bir domino etkisine yol açmasıdır.

Doğrudan bölgesel bağlamda, Suriye’nin konumu cidden tehlikede. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın hızla ve tedbirsizce Ahmedinejad’tan yana durması, Lübnanlı örgütün akıbetinin İran’ın gözden düşmüş başkanının kaderine bağlı olduğunu gösteriyor.

Artık Hamas, El-Fetih ile anlaşma yapmaya daha yakın ve Başkan Obama’nın yenilenmiş barış sürecine dahil olacak. Ayrıca Mehdi Ordusu, kendini savunmak için daha Iraklı (hatta milliyetçi) bir jargon kullanmak zorunda.Bu da, ABD ordusunun Irak’tan çıkışını kolaylaştıracak.

Fakat domino etkisi sadece İslam Cumhuriyeti’nin müttefikleriyle sınırlı değil… Düşmanlarının etki sahasına tesir ediyor. Bu yüzden, ABD ve bölgesel müttefiklerinin, İran’ın nükleer hırsı konusunda kategorik olarak uzlaşması da geçerli bir seçenek haline geldi.

Ekonomik ambargonun veya askeri saldırının uygulanabilirliği, dünya kamuoyundan destek alınması açısından giderek zorlaşıyor. İranlı kahraman erkeklerin ve kadınların kaderleri, küresel bir konuya dönüşüyor. Nida Ağa Sultan’ın yoldaşları nasıl aç bırakılabilir veya daha da kötüsü bombalanabilir?

Artık “Orta Doğu” yerine yeni bir terim bulmak için düşünmeye başlamak zorundayız. Orası hâlâ ortada ama artık kimsenin doğusu veya batısı değil. Yeşil Hareket, dünyanın merkezini yeniden belirledi.

Obama, bilgece Ahmedinejad’la dirsek temasında olduğu ve Filistinlilerle İsrailliler arasında adil ve uzun süreli bir barış sağlamayı görev bellediği sürece, bu daha da kolay olacak. Şunu bilelim ki, bu, genç yaşlı binlerce İranlı kadın ve erkeğin, Obama’ya uzattığı bir hediyedir.

Sert bir yumruk, İran’daki sivil hak arayışlarının ruhunu zedeledi. Barışçıl gösterilerin sonucu, ölümler veya yaralanmalar ve yüzlerce hareket lideriyle entelektüelin tutuklanması oldu.

Yeşil Hareket’in liderleri, vatan hainliğiyle suçlandılar ve idamla tehdit edildiler. İnsan hakları örgütleri ciddi sıkıntılara girdiler. Daha kötü haberler de gelebilir.

Fakat gün doğdu bir kere ve ABD’de ve tüm dünyada, özellikle Arap ve Müslüman dünyasında, gençlik, yeşil bandanalar sallayarak, şimdilik suskun İranlı yoldaşları için basit bir yürüyüşten fazlasını gerçekleştirebilir.

Yerel ezgilerini söylemeye başladılar bile... Şimdi dünya korosunu bekliyorlar.

30 Ocak 2011 tarihli yazının İngilizce aslı için:

*Hamid Dabashi, “İran: Ketlenmiş Halk” (Metis, 2008) kitabının yazarı ve Columbia Üniversitesi İran Araştırmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyatı Hagop Kevorkyan profesörü. Yirmiyi aşkın kitabından son yayınladığı "Iran, the Green Movement and the U.S.: The Fox and the Paradox" (Zed Books, 2010).

31 Ocak 2011 Pazartesi

Tunus: Kilit İsimler

Tunus’un uzun süreli lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin, Kuzey Afrika’yı sarsan bir başkaldırı ile devrilmesinin üzerinden bir hafta bile geçmedi ama geçiş hükümeti şekillenmeye başladı bile. Yeni seçimlerin 6-7 ay arasında yapılacağı taahhüt edildi.

Eski Nizamın Bekçileri
Bakanlar: Başkanlık koltuğunda şu anda eski meclis başkanı Fuad Mebazaa oturuyor. Sabık başkan Bin Ali’nin kontrolündeki eski hükümetin altı bakanı da, 1999’a kadar başbakanlık koltuğunda oturan ve Bin Ali’nin dostu olan Muhammed Gannuşi’nin başkanlığını yaptığı yeni birlik hükümetinde yer alıyorlar. Mebazaa ve Gannuşi, Bin Ali’nin Demokratik Anayasal Birlik’ten (RCD) istifa ettiklerini açıkladılar. Dışişleri Bakanı Kemal Morjane, İçişleri Bakanı Ahmed Friaa, Savunma Bakanı Ridha Grira ve Maliye Bakanı Ridha Chelghoum, şu anki hükümette görevleri süren güçlü isimler.

Ordu: Tunus ordusunun başındaki kurmayların Bin Ali’nin devrilmesinde kilit rol oynadıkları oldukça yaygın bir kanı. Genelkurmay Başkanı Gen Raşid Ammar’ın silahsız protestocular üzerine ateş açmayı reddetmesi ve sabık başkanın arkasından ordunun desteğini çektiğine inanılıyor. Gözlemciler, ordu komutanlarının sahnenin arkasındaki güç olduklarını ve kendi siyasi ihtiraslarına sahip olduklarını söylüyorlar.

Siyasi Partiler: Başkan Bin Ali iktidarında, birçok parti olsa da tek parti rejimi hâkimdi. Tek parti olarak nitelendirilen birlik de Sosyal Demokratlar Hareketi, Halkın Birliği Partisi, Birlikçi Demokratik Birlik, Yenilenme Hareketi (Ettajdid), Demokratik İnisiyatif Hareketi, Sosyal Liberal Parti ve İlerici Yeşil Parti’den oluşuyor.

Yeni Yüzler
Tunus tarihinde ilk defa, Başbakan Gannuşi hükümete üç muhalefet partisinden temsilcileri dahil etti. Ettajdid Partisi lideri Ahmed İbrahim, Yüksek Eğitim Bakanı ve İlerici Demokratik Parti’nin kurucusu Necib Çebbi ise yeni Kalkınma Bakanı olarak atandı. Fakat Özgürlük ve Emek Birliği’nden Mustafa Ben Cafer ise Sağlık Bakanı olarak atanmasından bir gün sonra RCD’nin hâla hükümetteki varlığını sürdürmesinden doğan öfkeli gösterilerden dolayı istifa etti. Protestolar sırasında tutuklanan muhalif blog yazarı Slim Amamou, Tunus’un yeni Gençlik ve Spordan Sorumlu Devlet Bakanı oldu.

Sürgündeki Muhalifler
Sürgündeki en önemli siyasi partiler, İngiltere’deki Nahda Hareketi (Yeniden Doğuş) ve Fransa’daki Cumhuriyet Kongresi. Ülkede ne ölçüde taban destekleri olduğu ise bilinmiyor. Yasaklı İslamcı parti Nahda’yı devlet düzenini yıkmaya çalışmak suçuyla eski rejim tarafında müebbet hapse mahkum edilen Raşid Gannuşi (Başbakan Muhammed Gannuşi’yle bir akrabalığı yok) yönetiyor. Başbakan Gannuşi, Nahda’nın liderinin af yasası yürürlüğe girmeden ülkeye dönüşünü yasakladı. Londra merkezli parti, demokrasiyi, siyasi çoğulluğu ve Batı ile diyalogu savunuyor. İslami bir anayasanın peşinde koşuyor.

Yasaklı seküler parti Cumhuriyet Kongresi ise Moncef Marzuki tarafından yönetiliyor. Marzuki, 20 yıllık Paris sürgününden sonra artık Tunus’ta. Tunus’taki siyasi partileri Bin Ali rejimiyle işbirliği yapmakla suçluyor ve önümüzdeki seçimlere girmek istediklerini belirtiyor. Başlıca söylemleri ise insan hakları, bağımsız bir yargı ve serbest seçimler…

19 Ocak 2011 tarihli yazının İngilizce aslı için: http://www.bbc.co.uk/news/world-africa-12214649

Tunus Domino Etkisi Yaratacak Mı?

Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin devrilmesinin ardından, gözlemciler bölgedeki diğer ülkelerle Tunus arasında benzerlikler kuruyorlar. 1989’da Doğu Avrupa’daki Komünist rejimlerin yıkılışına benzer şekilde olası bir domino etkisinin yaratacağına dair tahminler yapılmakta.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkede, genç ve hızla büyüyen nüfuslar siyasi temsiliyetin olmayışı, yüksek işsizlik oranı ve yükselen gıda fiyatlarıyla karşılaşıyorlar. Hatta bazı ülkeler, yerlerin vasi tayin etmekle uğraşan yaşlı diktatörler tarafından yönetiliyor. Bahsedilen ülkeler hangileri ve gerçek bir değişiklik olma şansı ne kadar?
MISIR
Nüfus: 84,5 milyon
İşsizlik Oranı: % 9,4 (2009)
Yüzölçümü: 1 milyon km2
GSMH: $ 2.070
Yüzeysel olarak bakıldığında, Mısır ile Tunus arasındaki benzerlikler ziyadesiyle fazla – sert ekonomik koşullar, rüşvet ve vatandaşların siyasi hayatın yarattığı tatminsizlikler üzerine neredeyse hiç ifade haklarının olmaması. İktidar üzerinde neredeyse tam bir tekele sahip olan Başkan Hüsnü Mübarek (82), 30 yıldır görev başında ve bu sonbahardaki seçimlerde bir kez daha seçilmeyi bekliyor.
Fakat Mısırlıların derin öfkeleri geniş çaplı protestolara ve siyasi gösterilere dönüşmekten uzak ki bu tür gösterilere katılım birkaç yüz kişi ile sınırlı. Tunuslularla karşılaştırıldığında, Mısırlıların okur-yazarlık oranları ve eğitim seviyeleri daha düşük ve internet kullanımları da daha az. Çoğunluk geçim derdiyle mücadele ediyor.
BBC’den Jon Leyne Kahire’den, çoğu Mısırlının ülkelerini veya hayatlarını değiştirecek yol olarak siyasi tavır almayı, oy kullanmayı, aktivizmi veya gösteri için sokaklara çıkmayı görmediklerini bildiriyor. Fakat BBC muhabirleri, Pazartesi günü, başkent Kahire’de gerçekleşen intihar girişimi haberlerinin Mısır yönetimi için tehlike çanlarının çaldığı anlamına geldiğini söylüyorlar. Başkan Bin Ali’nin devrilmesiyle sonuçlanan karışıklığın, Aralık ayının ortasında genç Tunuslu Muhammed Bouazizi’nin kendini yakarak öldürmesiyle alevlendiğini unutmayalım.
CEZAYİR
Nüfus: 35,4 milyon
İşsizlik Oranı: % 10,2
Yüzölçümü: 2,4 milyon km2
GSMH: $ 4.420
Tunus’tan farklı olarak, Cezayir son senelerde bu tür karışıklıklara hiç yabancı değil. Tunus’ta kış protestoları yükseldiği sırada, batıdaki komşusu Cezayir’de de gençler büyük gruplar halinde sokaktaydılar. Maalesef, Cezayir’de de intihar haberleri konuşuluyordu.
Fakat Cezayir’de gıda fiyatları da sorun olduğundan, karışıklık belirli bölgelerle sınırlı kalıyor ve birkaç gösterici dışında kimsenin ulusal politika düzeyinde bir talebi olmuyor. Cezayir, petrol ve doğalgaz ihracatı sayesinde zenginleştiğinden, protestocuları fiyat artışlarını sınırlayarak susturabiliyor.
Ayrıca, Cezayir basın ve çok partili seçimler üzerindeki kısıtlamaları gevşeten kendi “Halkın Gücü Devrimi”ni 1988’te yaptı. BBC’den Chloe Arnold’un başkent Cezayir’den aktardığına göre, bu devrim güvenlik güçleri ile İslamcı isyankârlar arasında kanlı çatışmalara sebep oldu ve bu deneyimden sonra Cezayirlilerin “devrim” istekleri azaldı. 
LİBYA
Nüfus: 6,5 milyon
İşsizlik Oranı: % 13 (2005)
Yüzölçümü: 1,77 milyon km2
GSMH: $ 12.020

“Tunus’un yönetimi için Zeynel’den iyisi olamaz. Tunus şu anda korku içinde yaşıyor.”
Libya lideri Muammer Kaddafi’nin Cumartesi günü Başkan Bin Ali’nin devrilmesi üzerine yaptığı bu keskin çıkış, olası bir domino etkisi hususunda kendi endişelerini yansıtıyormuş gibi görünüyor. İktidardaki 41 yılın ardından, Albay Kaddafi, Afrika ve Orta Doğu’da en uzun süre yönetimi elinde bulunduran ve en otoriter lideri. Her türlü gösteri kesinlikle yasaklansa da hafta sonu boyunca al-Bayda kentinden karışıklık haberleri geldi. Ama Libya’nın görece az nüfusu ve zengin petrol kaynakları ile Tunus’un etki alanına girmesi zor.
ÜRDÜN
Nüfus: 6,5 milyon
İşsizlik Oranı: % 12,2 (resmi), % 30 (gayriresmi)
Yüzölçümü: 89.300 km2
GSMH: $ 3,740
Cumartesi günü, yani “öfkenin günü”nde, tüm Ürdün’de yükselen gıda fiyatları ve işsizliği protesto etmek amaçlı binlerce insan gösteriler düzenledi. Bazı gösterilerde Başbakan Samir Rifai’nin istifası istendi. Geçen hafta, hükümet belli gıdaların ve benzinin fiyatında indirim yapmasına rağmen protestocular enflasyondan kaynaklanan yoksullukla mücadele için fazlasına ihtiyaçları olduğunu haykırdılar. 
Kraliyet ailesi tarafından Ürdün’de, toplumun bazı kesimleri krallığa sadakatle bağlı olsa da, Kral Abdullah da protestocuların öfkesine hedef olmaktan kurtulamadı. Yine de çoğu gösteri olaysız bitti ve hiçbir tutuklanma yaşanmadı.
FAS
Nüfus: 32,3 milyon
İşsizlik Oranı: % 10
Yüzölçümü: 715.850 km2
GSMH: $ 2.790
Tunus gibi Fas da ekonomik problemlerle ve yönetime karşı yapılan yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya. Zaten Fas’ın itibarı, Wikileaks’in özellikle kraliyet ailesinin ticari işleri hakkında yolsuzluk ve Kral VI. Muhammed’e yakın çevrelere yapılan “dehşet verici açgözlülük” suçlamalarıyla sarsılmıştı. Wikileaks tarafından yayınlanan, Tunus’taki ABD Büyükelçiliği’ne ait belgeler de Başkan Bin Ali’nin yakın çevresi hakkında benzer bir sorunu işaret etmişti. 
Fakat Fas da Mısır ve Cezayir gibi ifade özgürlüğüne getirdiği sınırlamalarla protesto gösterilerinin önüne geçiyor. Ürdün’deki gibi toplumun geniş kesimi tarafından krallığa büyük destek olması olası bir domino etkisi şansını azaltıyor.
16 Ocak 2001 tarihli yazının İngilizce aslı için: http://www.bbc.co.uk/news/world-africa-12204971

İyi Seküler, Kötü Müslüman: Tunus Devrimi’nin Peçesini Açmak

Haroon Moghul*

Tunus’un bundan sonra nereye yol alacağını söylemek zor ama yüzümdeki gülümsemeyi de gizleyemiyorum. Tunuslular aşırı baskıcı, yozlaşmış ve taşlaşmış rejime karşı ayağa kalktılar ve bir diktatörü devirdiler (izlemesi tatmin edici derecede acınası bir düşüş).

Kimse Tunus’tan–“modern”, “seküler” ve birçok Arap ülkesine göre daha çok “Batılılaşmış”; 2008 Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 178 ülke arasında 164. olacak kadar- tiksindirici yönetimlerini devirmesini beklemiyordu. Kültürel olarak, Tunus hep doğru yöne gidiyor gibi görünüyordu, o zaman neden siyaseten çöktü? Ve biz neden bunu beklemiyorduk? Cevap şu düşünce kalıbında: Eğer Arap/Müslüman kültürel olarak Batılı ise doğal olarak demokrasi yanlısıdır; eğer kültürel olarak zıddı ise otoriterliğe bulaşmıştır.

Bunu bana New York Times gazetesinin Tunus’un “sekülerliği” – muallâk anlamı dolayısıyla soğuk baktığım bir terim- hakkında derin kaygılarını belirterek ele aldığı Tunus Devrimi haberi söyletiyor. Yönetimi dine tarafsız bakan bir Müslüman toplum seküler olabilir (bu açıdan, Amerika sekülerdir) veya dinin kendisinin çoğunlukla göz ardı edildiği bir toplum (bu açıdansa Amerika seküler değildir)… İlk tanım mı, ikincisi mi veya her ikisi mi doğru New York Times gazetesi gerçekten hiçbir zaman karar veremedi.

Siyasi düzenle ilgili kişisel inancın bu karışıklığını hala geride bırakmış gibi durmuyoruz. Bu, özellikle İslam’ın bu kadar görünür bir din olmasından ve dindarlık tahayyülümüzün görünür olanın gönüllü (ve zorlama olmadan) olamayacağını varsaymasından kaynaklanıyor. Hâlbuki ne beniâdem bu kadar basitçe inandırılır, ne de din, milleti “bunu dini nedenlerle yapıyorlar” karşılığında “bunu dinden uzak nedenlerle yapıyorlar” diye sınıflandırabileceğimiz kadar tek yönlüdür. O zaman, dini nedenleri nasıl belirliyoruz? Bu paragrafı ele alalım:

Protestoların başladığı ayda ilk defa, Cuma günkü gösteride çoğu peçesiz çok sayıda kadın da yer aldı ve birçoğu internet üzerinden paylaşmak için cep telefonları ile kalabalığın fotoğraflarını çektiler.

Eğer gösterideki kadınlar değil de peçe giyen bir topluluk demokrasi çağrısında bulunsaydı, protestoları değer mi kaybedecekti? Eğer bu sorunun cevabı evetse, ben de herhalde şöyle bir değerlendirme yapabilirim: Yönetimleri bu toplumu baskıladıysa, bu sakallı vahşileri ve başörtülü sürüleri kontrol altında tutmak için doğru bir yöntemdir. “Herhalde” diyorum çünkü gerçekte yaptığımız değerlendirme şu: Terörle mücadelede Tunus, Amerika’nın, İslamcı öcüleri kullanarak halkına hak talepleri konusunda göz açtırmayan liderini defalarca aşağılayabileceği kadar, Amerika’ya yakın bir müttefiktir.

Çoğunlukla, İslam dünyasındaki seküler rejimler demokratik değildir. Onların sekülerlik anlayışları başlı başına bir dayatmadır ve genelde aşırıdır. Bu noktada Türkiye yol gösterici bir örnektir (önemsiz bilgi: Asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olduğundan, Tunus bayrağı, Türkiye bayrağının itinayla hazırlanmış bir benzeridir). Türkiye’de, çoğu üyesinin bireysel olarak dindar olduğu gözde ve demokratik yollardan seçilmiş bir parti, seçilmemiş seküler elitin ayrıcalıklı devletçi pozisyonunu yıkmak için referandumu kullanmak zorunda kaldı.

Eğer bu dinamiği anlamıyorsak, Müslüman siyaseti anlayamayız. Devrim amacı güden bir dini ajandadan bahsetmiyorum (öyle olsa bile, Bağımsızlık Beyannamesi’nde, biz Amerikalılar Kral’a karşı Tanrı’ya sığınıyoruz); demokrasi talep eden insanlardan bahsediyorum. “Sekülerizm”i o kadar çok kafaya takıyoruz ki bu, kişisel dindarlık ile politik alan arasında büyük dinamiği ve İslam dünyasında çok daha açıkça yükselen demokratik hareketleri gözden kaçırmamıza neden oluyor. Aynı zamanda, Tunus’un baskıcı rejiminin dini de baskıladığını gözden kaçırıyoruz.

Tunusluların haklı olarak bıktıkları yozlaşmış yönetime karşı inkâr edilemez, büyük ve yaygın bir öfke söz konusu. Tunus’un dini yaşamını sıkıca kontrol eden Diktatör Bin Ali, Sovyetler Birliği daha ayaktayken, 1987’de yönetimi ele aldı. Dini olarak aktif olan Tunuslular zulme maruz kaldı ve bazen de sınır dışı edildiler. Yani bu yönetim, evrensel anlamda bir parça bile Tunuslulara saygı göstermedi ve onları temsil etmedi. Tunus’un İslami muhaliflerinin Türkiye’deki AKP gibi demokrasiyle bir dertleri olmaması ise onları kurtaramadı (Hâlâ sürgündeler). Fakat hikâyenin bu parçası kayıp ve onun boş kalan yerinde şu zihniyet duruyor:

Tunus, komşusu olan çoğu Arap ülkesinden çok farklıdır. İslamcı şevk çok azdır, büyük bir orta sınıfa sahiptir ve Bin Ali ile selefi Habib Burgiba tarafından eğitime büyük yatırımlar yapılmıştır. Bölgedeki birçok ülkenin çok ötesinde, sadece kadınların başlarını örtmelerinin gerekli olmaması değil, bedava doğum kontrolünü de içeren geniş medeni haklar yelpazesinden faydalanmaları da sağlanmıştır.

Tekrarlamak gerekirse, Tunus’ta “İslami şevk” çok azdır çünkü Ramazan’da oruç tutmak kadar tehlikesiz olan İslami coşku kaynayan bir suya düşmek gibidir (Amerikan hükümetinin insanların Büyük Perhiz’e** girmelerini engellediğini tasavvur edin).Fakat bununla da bitmiyor. Ayrıca Tunus, komşusu olan diğer Arap ülkelerinden çok farklıdır çünkü Tunus’ta “kadınların başlarını örtmeleri gerekli değildir” diye anlatılıyor bize.

Kadınların başlarını örtmelerinin zorunlu olmadığı Arap ülkelerinin listesine bakarsak, karşımıza Moritanya, Fas, Cezayir, Libya, Mısır, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Yemen ve Bahreyn çıkıyor. Nüfusu en fazla olan Mısır dâhil 15 ülke… Sudan’dan emin olmamakla birlikte, Suudi Arabistan’da kadınların giyimleri hakkında katı kısıtlamalar var. İki ülkeyi ise karşı tarafta saymak mümkün. (Tüm İslam dünyasında, sadece iki ülke kadınların örtünmesini yasalarla şart koşuyor: İran ve Afganistan.)

Bir gazetecinin neden böyle genel ve asılsız ifadeler kullandığının ve bunun bize Arapları seküler (bize benzer) ve dindar (bize benzemeyen) olarak nitelendirme ihtiyacı olarak geri dönüşünün bir açıklaması olmalı; çünkü bunun sonucu olarak yukarıda bahsettiğim kafa karıştırıcı düşünce kalıbı ortaya çıkıyor. Yani, birçok Arap devleti demokratik olmadığından, İslamcı olmalılar ve bu yüzden de tabi ki kadınlar başlarını örtmek zorunda olmalı. Bu varsayım, İslam’ın kamusal pratiklerinin anti-demokratik olan her şeyle özdeşleştirilmesine neden oluyor. Oysa bir diktatör tarafından sağlandığında bile sekülerizmi açıkça tercih edilebilir görmeye meyyaliz. Hâlbuki çoğu Arap’ın (Müslümanların) deneyimlerinde, sekülerizm hayatlarının, dinlerinin ve siyasetlerinin kontrol edilmesini mazur gösteren bir ideoloji…

Batı dünyasında, on yıllar boyu süren tartışmalar ve bölünmeler sonucunda politik sekülerizmi sağladık. Fakat yine de bu yapısal bir süreçti, şöyle ki sekülerizm “bizim” ve üzerinde tasarruf yetkimiz var diye hissediyoruz (veya en azından, çoğumuz böyle yapıyoruz – hâlbuki dini haklar bazen Müslümanların seküler elite karşı duydukları öfkeden farksız nedenler için aynı fikirde olmamayı isteme fırsatı olmalı).

Diğer taraftan, İslam dünyasında, sekülerlik “marka”sı kötü biçimde lekelenmiş durumda çünkü genelde yerel kültürleri değişmeye zorlayan sömürgeciyle veya yerli elitlerle ilişkilendiriliyor (Türkiye ve İran’ın seküler liderleri Atatürk ve Rıza Şah; kadınları, başlarını açmaya ve erkekleri ise giyimlerini değiştirmeye zorladılar; Türkiye’de giyimlerini değiştirmeyi reddedenlerden bazıları idam edildiler).

Birçok Arap ve Müslüman devlette, plaja gidebilir, içeceğinizi alabilir, namazları kaçırabilir ve saçınızı sallayarak dolaşabilirsiniz. Sadece verdiğiniz oyun işe yarayacağını bekleyemezsiniz. Bu gece, işlerin böyle yürüdüğü ülkelerden birisi daha eksildi. Ulaşılması zor ve otoriter iktidar devrilmiş görünüyor. Dindarlığın görünürlüğüne daha az kafanızı yorun, Arapları ve Müslümanları kabul edilebilir ve kabul edilemez olarak sınıflandırmaktan vazgeçin ve silahlardan ve tanklardan önce beniâdemin huşu içinde ne yaptığına biraz daha fazla zaman ayırın.

Özgürlük yürüyüşe geçti ve bir miktar nükteyle buraya not etmeliyim ki hem de ülkelerini işgal etmememize bile gerek kalmadan.

* Maydan Enstitüsü Yönetici Direktörü. Daha detaylı bilgi için: http://avari.typepad.com/about.html.
** Büyük Perhiz: Hristiyanların Paskalya öncesi hayvansal ürünleri yememek şartına bağlı olarak tuttukları 40 günlük oruç (ç.n.).

İsyan Umutsuzluk Politikalarına Karşı Yayılıyor

Hamid Dabashi*
Tezahürleri Afganistan’dan ve İran’dan Filistin’e ve en gösterişli haliyle Tunus’a kadar uzanan isyan rüzgârı, Arap ve Müslüman dünyada umutsuzluk politikalarına karşı sert bir biçimde esiyor.

Arap dünyasındaki ABD müttefiki bloğun lideri Tunuslu diktatör Zeynel Abidin Bin Ali’ye karşı yapılan protestolar, o ve şürekâsının dramatik kaçışıyla noktalanmadan önce, ABD’de görece ciddiye alınmamıştı. Hele ki Mahmud Ahmedinejad veya Ayetullah Ali Hamaney, İslam Cumhuriyeti’ni bir gece yarısı aniden komşu bir ülkeye kaçarak terk ettiğinde, Amerikan büyük basınının manşetlerini nasıl coşkulu bir sevinçle atacağı düşünülürse…

Fakat Fareed Zakaria’nın şu anki koşulları tarif ettiği deyimiyle “Amerika sonrası dünya”da, Amerikalıların çevrelerinde deprem etkisi yaratan olaylara önem verip vermemeleri artık pek fark etmiyor. Ama tiranlığa karşı başlayan isyanı, Tunus’un komşusu olan Arap ve Müslüman dünyanın yakından takip etmesi için çok daha fazla sebebi var.

Bin Ali’nin Tunus’tan kaçtığı an, İranlı blog yazarları ve Facebook meraklıları ülkenin ismini bir kelime oyunuyla slogan haline getirdiler (Farsçada “Tunus” argo tabirle “becerdiler” anlamına gelir). Tunuslular hızla tiranlığı devirirken, kendilerinin bunu neden başaramadıklarını tartışmaya başladılar.

Benzer çevresel koşullara sahip olsalar da, farklı ülkeler farklı seviyelerde sosyal hareket gücüne sahiptirler. İran’daki şaibeli başkanlık seçimine ve gaddarca baskı altına alınan kişisel özgürlüklere karşı düzenlenen toplu protestolar sırasında, Yeşil Hareket, İslam Cumhuriyeti’nin bile deneyimlemediği ölçüde yaygın ve derin bir tabana sahipti. Üç tabansal hareket olan emek, kadın ve öğrenci hareketleri şiddetli baskılamaya karşın mücadelelerine devam ediyorlar.

Eğer 2011 kışındaki Tunus isyanının ilhamı, 2009 yazındaki İran başkaldırısıysa, Tunus’taki demokratik isyanının başarısı İranlılar için 10 kat daha fazla ilham vericidir.

İslam Cumhuriyeti’nde muktedir olan teokrasi, askeri açıdan gergin ve ahlaken riskli bir taktikle, ABD ile işbirliğiyle alt edilebilir fakat bu Tunuslu öğrencilerin, iş örgütlerinin ve kadın hakları hareketlerinin İranlı yoldaşlarına verdikleri ilhamın önüne geçemez.

Ayrıca eğer İslam Cumhuriyeti halledilmesi gerekenleri sert ekonomik yaptırımlar ve nükleer projeleri geciktiren bilgisayar virüsleri olarak görüyorsa, Tunusluların başkaldırısı uyandırma zili olmalıdır. Çünkü gerçek problem, Tunus’u huşu ve hayranlık içinde izleyen halkın demokratik talepleridir.
Değişime duyulan bu açlığın sesleri, bölgeyi adeta yutan umutsuzluk politikalarının hüküm sürdüğü birçok ülkeden yükseliyor.

Son günlerde, Filistin’de bir grup öğrenci Hamas’ın hoşgörüsüz politikalarına, İsrail’in yıkıcı işgaline ve El-Fetih ile Birleşmiş Milletler arasında oynanan politik oyunlara karşı öfkelerini ortaya koyan bir açıklama yaptılar. “Burada, Gazze’de” diye başlayan açıklama, “biz hapsedilmekten, gözaltına alınmaktan, dövülmekten, işkence edilmekten, bombalanmaktan ve öldürülmekten korkuyoruz. Yaşamaktan korkuyoruz çünkü attığımız her adımı iyice düşünüp karar vermek zorundayız. Her yerde yasaklar var. Burada istediğimiz gibi hareket edemiyor, konuşamıyor, davranamıyor hatta düşünemiyoruz çünkü işgal esas beyinlerimizi ve yüreklerimizi ele geçirdi. Bu çok acı veriyor. Bizi hüsran ve öfkeyle sonsuza kadar ağlamaya mecbur ediyor” diye sonlanıyor.

Savaştan bitap düşmüş Afganistan’da bile, insanların özgür olma isteklerini ifade etmeleri engellenmiyor. Afganistan’daki İran Büyükelçiliği önünde yakın tarihte yapılan bir gösteriden sonra, İslam Cumhuriyeti, olaydan sorumlu olanların yakalanmalarını ve cezalandırılmalarını Afgan hükümetinden talep etti. Gösteri, petrol tankerlerinin İran-Afganistan sınırını geçmesine izin vermeyen İslam Cumhuriyeti’ni ve İran’daki Afgan mültecilere karşı uygulanan kötü muameleleri kınamak amaçlıydı. Afgan yetkililer ise İranlı meslektaşlarının talebine “Kabil, Tahran değildir” diyerek cevap verdi: “İnsanlar diledikleri her konuda protesto gösterileri düzenleyebilirler.” Afganistan’ın açıklamasının ardından, kısa bir süre içinde, İranlı muhaliflerin internet siteleri ve Facebook sayfaları haberi takdirleriyle bildirdiler.

Bahsettiklerim, biri bölgedeki müttefikleriyle birlikte ABD’nin baş düşmanı (İran), biri ABD’nin sabık müttefiki (Tunus) ve diğer ikisi, savaştan yorgun düşmüş veya askeri işgal altında (Afganistan ve Filistin) olan bu dört ülke…

Özgürlük için isyan dalgasının yayıldığı bu ülkeleri, en son hileli bir seçim geçiren Mısır’la ve Fas’tan Suudi Arabistan’a birçok benzerleriyle karşılaştırın. Bu ülkelerde de yükselen özgürlük dalgası artık baskılanamaz görünüyor.

Suriye’den Mısır’a, Yemen’e Arap liderleri benzer başkaldırıların kendi ülkelerinde de vuku bulacağı hususunda endişeliler. Çoğu gözlemci, “Arap demokrasisinin baharı”nın nihayet yaklaşıp yaklaşmadığını merak ediyor. Bu sefer, özgürlük ekseni ulusal, etnik ve hatta dini kimlikler tarafından kırılmıyor. Genç ve bıkkın bir nüfus, ABD’nin kendilerine destek verip vermediğine bakmaksızın, rejimleri alaşağı edecektir.

Ekonomi çarklarının işlememesi, şiddetli sosyal karışıklık, temel siyasi hatalar ve statükonun her yere nüfuz eden kültürel yabancılaşması, bu toplumların temellerini sarsacak ve bölgenin jeopolitiğini yeniden şekillendirecektir.

Satış yaptığı arabasına el konulunca Tunuslu genç seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin ümitsizce kendini yakması, Ben Ali’yi deviren eylemler silsilesini harekete geçirdi. Şimdi ise Kuzey Afrika’ya ilham vermekte. Bu, bölgeye yayılmış olan umutsuzluğun açık bir göstergesi. Bugün vahşi bir teokrasi düzeni İranlılara göz açtırmayabilir veya başka bir gün, ABD dış siyaseti, yozlaşmış müttefiklerinin insan hakları ihlallerine ses çıkarmayabilir fakat değişim dalgası, kendinde gizli mantığıyla galip gelecektir.

Başkan Barack Obama, Tunus’taki demokratik değişimi hemen alkışladı, fakat ben onun yerinde olsaydım, Amerikan ideallerinin ve isteklerinin ruhuna sahip olmayan gaddar hükümdarların yanında olamayacağımı göstermek için kendi halkından kaçacak olan bir sonraki Arap veya Müslüman diktatörü beklemezdim.

19 Ocak 2011 tarihli yazının İngilizce aslı için: http://edition.cnn.com/2011/OPINION/01/19/dabashi.tunisia.revolt/
*Hamid Dabashi, “İran: Ketlenmiş Halk” (Metis, 2008) kitabının yazarı ve Columbia Üniversitesi İran Araştırmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyatı Hagop Kevorkyan profesörü. Yirmiyi aşkın kitabından son yayınladığı "Iran, the Green Movement and the U.S.: The Fox and the Paradox" (Zed Books, 2010).